Yakın istikbalin hür ülkesi Türkıye’ye hoşgeldınız

14 Şubat 2010

-

MÜSLÜMAN HANIMLAR, BATIYI KURTARABİLİR!

\

 

Batı’da aile dağılmış, tar ü mar olmuş. Toplum büyük bir sıkıntı ve azap içinde. İşte, Müslümanlar, özellikle hanımlar, tesettürün, aile hayatının güzelliklerini filleriyle yaşayarak ve izhar ederek onlara göstermeli. Bunun için şeair-i İslâmiyeyi ilân edebilirler.

Sidney’de, Mavi Dağlara çıktığımızda veya biyonik Parkı ziyaret ettiğimizde, insanların gelip geçtiği bizi göreceği yerde (görünmeyecek yer yok) seccadelerimizi serdik, cemaatle namaz kıldık.

“Bir avuç mütesettir Müslüman hanım, müstehcenlik bataklığına saplanmış insanları nasıl kurtarabilir?” diye hayret edilmemeli. Bu bir İlâhî kanundur: Bir çay kaşığı maya, bir kazan sütü mayalayabilir. Yoğurda, yağa, peynire çevirir. Müslümanlar maya gibidir, azlıklarına bakılmamalı.

Müslümanlar Kur’ân hakikatlerini lisan-ı hal ile yaşar, elinden gelirse lisan-ı kal ile anlatır. Gerisini halkeden Hadi-i Mutlak olan yüce Rabbimizdir. Meselâ, yemek yemek için biz lokmayı ağzımıza atarız, gerisine karışmayız. Halbuki, yüzde 99 işler, ondan sonra başlıyor. Ağız ve boğazımızdan öteye yüzlerce fiziki, biyolojik, kimyevî, fizyolojik işler döner. Lokmayı ağzımıza atıp çiğnemenin dışındaki hiçbirinden haberimiz yok!

 

BURUK DÖNÜŞ!

Ekvator çizgisindeki tropikal iklimin bereketli ve harika diyarı Avustralya’da 20 gün çabucak geçiverdi! Şahane hak ve hürriyet havasını doya doya solumadan bizi uğurlamaya hazırlanıyor!

Ne çare ki, buruk bir dönüş bizi bekliyor! Küba’dan başka eşdeşi kalmayan; soğuk, yasaklı, müstebit ülkeme dönüş vakti yaklaştıkça soğuk terler dökmeye başladık.

Ulusal Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Sedat Laçiner’in dikkat çektiği gibi; darbecilerin sadece Meclisi değil, polis, MİT, yargı, medya, üniversite, ekonomi, sivil bürokrasi ve hayatın diğer bütün alanlarını da sindirdiği”; bir türlü hak ve hürriyetlerin gelmediği aziz ülkemize dönüyoruz!

Kastro’nun bile, “Bizim devrimlerimiz ne ki! Biz bir şey başaramadık! Esas kültür devrimlerini M. Kemal yaptı! Yazıyı kaldırmak gibi çok büyük devrimlere imza attı. Biz onun eline su bile dökemeyiz!” şeklinde takdirini kazanmış!

“Türbanlı” kızlar üniversitelere sokulmuyor, kadınlar askerî hastanelere alınmıyorlar.

Kamu alanlarına sokulmuyor! Bir kadının nasıl giyineceğine, saçlarını hangi biçimde örteceğine devletlüler karar veriyor! Kısaca, insanların nasıl giyineceğine askerlerle yargıçların karar verdiği ülkeme dönüyordum! Benim ne yazacağıma da onlar karar veriyor! Yorumlarıma bile karışıyorar!

Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Hanım’ı içeri almamışlar, “eşinin gözyaşlarını” izleyerek içi burkulmuş! Ya, nice başörtülü, nice anne-baba, nice amca-dayı, nice hala-teyze, nice kardeş, bacı yıllar yılı gözyaşı döküyor! Yedi senedir göz yaşı döküyor!

Başbakanın eşine böyle davranılırsa (ve bunu sineye çekerse) ya benim gibi sıradan bir vatandaşa nasıl davranılır? İşte burukluğumun sebebi bu!

Yıllardır ihaleler, makam sevgisiyle mest olan iktidar, kanayan bu yarayı hem kendi gündeminden çıkardı, hem de başörtülülerin!

İşte, yasaklarla dolu Anayasanın değişmesi için kılını kıpırdatmayan demokratik mücadele vermeyen bir iktidarın bulunduğu ülkeme dönüyorum!

Anayasa’dan başörtüsüne kadar sürdürülen yasaklar da müstebit Kemalist devrimlerin, sistemin ürünü değil mi? Devlet, bireye dayatmalarda bulunuyor! Neye inanacağına, nasıl bir milliyetçilik anlayışı taşıması gerektiğine, neye inanmayacağına, ne giyineceğine, ne giyinmeyeceğine devlet karar veriyor!

 

HERŞEY İNSAN İÇİN

Bahtiyarız ki, buruk bir dönüşten, müjdeli bir varışa hazırlanıyoruz. Bizim çarşımızda alıcı bulmadığı için Avustralya’nın pazarında sergilenen İslâm ahlâkının yaşandığı hür Avustralya bize ”Güle güle!” dedi.

Sidney’den Abu-Dabi’ye, ara vermeksizin 14 saatlik uçuşa hazırlanırken şu fıkra aklımıza geldi: Meşhur zalimler, şeddatlar, nemrutlar, firavunlar, diktatörler, Markslar, Leninler cehennemde yaptıklarıyla övünüp dururlarmış: “Ben şunu yaptım, o da bir şey mi, ben bunu yaptım!”

Bu tartışmalar sürerken birisi füze gibi cehenneme düşüp kendilerinden daha derinlere dalmış!

“Vay be! Sen neler yaptın, neler başardın ki, bizi geçtin?”

Gayet tiz bir sesle cevap verir: “Biz az bir zamanda çok işler başardık!”

 

ULAŞIM VASITALARI ÇAĞDAŞ

Sabah namazını Birleşik Arap Emirliklerinin başşehri Ebu Dabi havaalanı mescidinde eda eyledik. Üç-dört saatlik bir dinlenme zamanımız var. Alış veriş yerlerini “alıcısız bir gözle” üstünkörü dolaştıktan sonra, kuşluğa doğru tekrar mescide uğradık.

Kalabalık bir grup genç, başlarında akranları iki hoca. Biri, Kur’ân sûrelerini tecvid üzerine kıraat dersi veriyor bir iki kişiye. Diğeri, eski bir kitaptan İslâmiyet ve Peygamberimiz hakkında ders yapıyor. Diğerleri de onlara katıldılar. Biz de nuranî halkalarına dümen kırdık!

Konuşmalarına aşinayız. Zira Kırgızca konuşuyorlar. “Ben Ortaasya seyahatinde, Kırgızıstan’da iken” de ne dediklerini üç aşağı beş yukarı anlıyordum. Bu arada grubun fotoğrafını çekince irkildiler ilkin. Ardından tanıştık, endişeleri zail oldu.

Kırgızistan’dan gelip Endonezyaya çalışmaya gidiyorlar. Boş durmayıp, vakitlerini değerlendirmesi takdire şayan. Ne var ki, 21. asrın insanıydılar, ama hâlâ eski çağların eserlerine takılıp kalmışlar.

 

YAKIN İSTİKBALİN HÜR ÜLKESİ

TÜRKİYE’YE HOŞGELDİNİZ!

Evet, demokrasinin yolunu yapmamamız bir yana, -Yeni Asya ekolü olarak şiddetle karşı çıktığımız halde- karanlığa gömülmüş aydınların ve mütedeyyin münevverin kahir ekseriyeti; elleri patlayıncaya kadar diktatörleri alkışladılar, darbeleri hoş karşıladılar, baştan ayağa yasaklarla dolu anayasaya “Evet!” deme gafletinde, —kimine göre hıyanetinde— bulundular!

Umarız bugün, Şeyh Said’in torunlarından, insan hakları savunucusu Muhammed Akar’ın şu tesbitlerinin derinliğini kavradık:

“100 yıl geçtiği halde, Bediüzzaman’ın Kürt meselesine ilişkin sunduğu reçete tek çıkar yol olarak görünüyor. 100 yıl sonra dönüp dolaşıp Said Nursî’nin önerdiği noktaya geldik. Kaybettiğimiz onca yılı geri getirebilecek miyiz? Bari bir 100 yıl daha kaybetmeyelim. Özellikle üç temel mesele onun zihninde yer almış; cehalet, sefalet ve ihtilâf üzerinde durmuş ve bu konularda çözüm teklifleri sunmuştur. San’at, marifet, ittifak silâhı ile bu meselelerin hallolacağını söylemiştir. Özellikle eğitim meselesi üzerinde durmuş ve şarkta bir üniversitenin kurulması hususunda büyük gayret göstermiştir.”

Zira, 100 yıl önce Bediüzzaman’ın teşhis, tesbit ve çözüm tekliflerini kabul etseydik, bugün ne demokrasi problemimiz, ne anayasa meselemiz, ne yalnızca para olarak 300 milyar dolarımızı yiyen PKK, ne Ermeni, ne eğitim/üniversite ve ne de müstebit rejim/sistem problememiz kalırdı!

Mutluyuz ki, “100 sene sonra tamamen cemalini göreceksiniz!” haberinin tarihi yaklaşmış. Hiçbir teknolojik keşfi ve sosyolojik tesbitinde yanılmayan Bediüzzaman; o müjdeyi verdiği tarihin, yani, hürriyetin, demokrasinin cemalini tamamen göreceğimiz yıla girmiş bulunuyoruz!

Güneş BAE’nin emirliği Abu Dabi Havaalanını okşarken uçağa bindik, yaklaşık 4.5 saat sonra, Yalçın kardeşimizin gülen çehresiyle Türkiye’ye “Hoş bulduk!” dedik. Tarih 06 Ocak 2010. Tahminimizin aksine hava güzel ve sıcak karşıladı bizi!

Sanırım gökgürültüsüne benzeyen darbe tartışmaları, kara bulutlar gibi semayı kaplayan darbe haberleri; hürriyet yağmurunu müjdeleliyor! Ve bize şöyle sesleniyor:

Yakın istikbalin hür ülkesi Türkiye’ye hoşgeldiniz!

 

SON

 

14.02.2010