Kadim dostumuz Güney Kore

15 Aralık 2008

R.A.

Kore ile tarihî bir dostluğumuz varmış. Melbourne’a gelince öğrendim bunu. Gittiğimiz okulda sayıları epey fazla olan Koreli öğrenciler memleketimizin Türkiye olduğunu duyunca gözlerinin içi gülüyor ve bizimle çok alâkadar oluyorlar. “Siz bizim kardeş ülkemizsiniz, dedelerimiz birlikte savaştı” deyip, bize Kore Savaşından bahsediyorlar. Memleketlerinde okudukları okullarda çok iyi bir İngilizce eğitimi almış oldukları belli. Daha 4-5 gündür gelmiş oldukları Melbourne’da kendilerini gayet kolay İngilizce ifade ediyorlar. Onları görünce Türkiye’de okullarda verilen İngilizcenin çok yetersiz olduğunu daha iyi anladım. Her sene aynı şeyleri tekrar etmişiz. ”What time is it? How old are you? Where are you from? What is your name?”

Çok sıcakkanlı ve hümanist olmakla birlikte, eğlenceye çok düşkün olan Korelilerin en büyük hobisi parti ve soju (Kore’de meşhur bir alkollü içki türü.) Üzülerek söylüyorum, tanıdığımız Koreliler alkol müptelâsı. En sevdikleri içecek maalesef alkol. Ve bütün hayalleri içmek üzerine. Bayanlar bile bira muhabbeti yapıyor derste hocalarla. Bazen bizi de okul çıkışı bira içmeye dâvet ediyorIar. İçimizden tövbe estağfirullah çekerek, dinimizin bize içkiyi haram kıldığını anlayacakları tarzda anlatmaya çalışıyoruz.

Bize başımızı neden örttüğümüzü soruyorlar. Müslümanlığın bir gereği olduğunu anlatıyoruz onlara. Son derece hoşgörüyle karşılıyorlar ve saygı duyuyorlar. Hatta başörtülerimizi çok beğeniyorlar. Güney Kore’nin başşehri Seul’de 10.000 Müslümanın yaşadığını söylüyorlar. Güney Kore’ye savaşmak için giden askerlerimizin orada tanıttıkları İslâmiyet, her geçen gün ilerlemiş ve bugün Güney Kore’de pek çok insan Müslüman olmuş.

Türklere karşı duymuş oldukları bu muhabbet, kardeşlik ve vefa beni Güney Kore hakkında bir araştırma yapmaya sevk etti. Edindiğim bilgilere göre daha çok Rusya ve Çin’in emrinde olan Kuzey Kore 1950‘de Güney Kore’ye saldırıyor. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler harekete geçiyor ve çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen bir birlik oluşturuyor. Bu birlik Güney Kore’nin yanında Kuzey Kore’ye karşı savaşıyor.

Türkiye de General Tahsin Yazıcı komutasında 5090 kişilik bir tugay gönderiyor Güney Kore’ye. Türk askeri büyük başarılar kazanıyor ve dünyanın takdirini topluyor. 900’den fazla şehit vermiş Türk birliği. 2000 kişi de yaralanmış. Şehitlerimizin defnedildiği önemli bir şehitlik var Güney Kore’de.

Güney Kore’nin bağımsızlığı için verdiğimiz bu mücadele bizi onlara kardeş ve dost kılmış. Türkiye’yi ziyaret eden Güney Kore Başbakanı Han Seung–Soo, ülkesinde demokrasinin kurulması için Türk askerinin gösterdiği fedakârlığı ve kahramanlığı hiç unutmadığını söylüyor.

İnternette araştırma yaparken rastladığım, 2005 yılında yayınlanan bir gazetede şunlar yazılıydı:

“Türküm dediğinizde kendi ülkenizden daha çok itibar göreceğiniz başka bir memleket olabilir mi? Eğer turist, iş adamı veya öğrenciyseniz Güney Kore’de Türkiye dahil dünyanın hiçbir ülkesinde göremeyeceğiniz saygınlıkla karşılanabilirsiniz. Konsolosluk kapılarında, vize ve gümrükte ikinci sınıf ülke vatandaşı kuyruğuna girmez, otel, lokanta ve alış veriş merkezlerinden ayrıcalıklı hizmet alabilir, yaşlılardan Kore savaşında dedelerimizin kahramanlıklarını ve gençlerden Dünya Kupasındaki Türk Millî Takımı hatıralarını ‘Ooo Hasan Şaş’ şeklinde dinleyebilirsiniz.”

Evet, iki aydır aynı sınıfı paylaştığımız Koreli arkadaşlarımızla yaşadıklarımız bunları teyid eder mahiyette.

Sadede gelelim. Üç yıl süren bir savaşta dedelerimizin gösterdiği fedakârlık ve kahramanlık karşısında Koreli hâlâ minnettar bize. Bizi kardeş biliyor, muhabbet besliyor ve bizimle son derece alâkadar.

Ya dedelerimizin kanıyla, canıyla fethettiği kendi topraklarımızda durum ne? Koreli bile bizi dost bilip kardeş bellerken, ülkemizdeki didişmelerin mânâsı ne? Elin memleketinde sahip olduğumuz kişisel hak ve hürriyetlerimizden, kendi öz vatanımızda mahrum edilmişliğimiz ne zaman son bulacak. Türkiye’ye dönüş vaktimiz yaklaşıyor. Özgürlüğün tadına vardığımız bu ülkeden hiç ayrılasımız yok açıkçası.

Türkiye deyince bir kaosun içinde buluyorum kendimi. 2000 yılında başörtüsü gerekçesiyle okuldan atıldığım ülkemde sekiz yıldır değişen birşey yok maalesef. Tayyip Erdoğan’ı tek çözüm olarak görenlerin yanıldığı gibi, Deniz Baykal'a da bel bağlayanlar yanıldı. Bu durum gösteriyor ki, çözüm siyaset âleminde değil. İstikbalde bir nur var, bir nur görüyoruz. Bu nur Risâle-i Nur’la parlayacak İnşaallah.

15.12.2008